Fethiye'nin dijital haber ekranı
F
FETHİYE HABER TV
GÜNDEM • YAŞAM • SPOR • TURİZM
Beşkaza Siteleri

MENTÖRÜN PENCERESİ – Hakan BİROL

MENTÖRÜN PENCERESİ – Hakan BİROL
MENTÖRÜN PENCERESİ – Hakan BİROL

ESKİ SEN YENİ HAYATINA SIĞMIYOR 

İnsan hayatı, kesintisiz bir büyüme, dönüşüm ve kabuk değiştirme sürecidir. Fakat bu büyüme, her zaman pürüzsüz ve sancısız bir şekilde gerçekleşmez. Yaşamın belirli bir döneminde adını koyamadığımız bir huzursuzluk çöker içimize; oturduğumuz koltuk batmaya, dinlediğimiz şarkılar eksik hissettirmeye, uzun yıllardır yürüdüğümüz yollar ayaklarımızı vurmaya başlar. Zannederiz ki dünya değişmiştir, oysa değişen bizizdir. Yeni bir bilinç düzeyine, farklı bir bakış açısına ve bambaşka arzulara uyanmışızdır. İşte o kırılma anında en çıplak gerçeğimizle yüzleşiriz: Eski sen, yeni hayatına sığmıyordur.

Değişim, genellikle sessiz ve derinden başlar. Bir gün aniden uyanıp başka biri olmayız. Yaşadığımız kırgınlıklar, başardığımız zorluklar, okuduğumuz sayfalar, kaybettiğimiz umutlar ve yeniden kazandığımız cesaretler birikir. Tıpkı bir ağacın gövdesindeki halkalar gibi, yaşadığımız her tecrübe içimize yeni bir katman ekler. Ancak trajik olan şudur ki, biz içsel olarak bu yeni katmanları oluştururken, dış dünyamız ve alışkanlıklarımız çoğu zaman eski halimize göre şekillenmiş olarak kalır. Kendimize inşa ettiğimiz o eski ev, genişleyen ruhumuza dar gelmeye başlar.

Bu durum, zihnimizin güvenli alan arayışı ile ruhumuzun özgürleşme arzusu arasındaki amansız bir çatışmadır. Zihin bildiği cehennemi, bilmediği cennete tercih etmeye meyillidir. Çünkü eski sen, ne kadar acı çekmiş olursa olsun tanıdıktır; tepkileri, korkuları, sınırları kestirilebilirdir. Yeni sen ise henüz haritası çizilmemiş bir coğrafyadır. Büyümek, bu haritasız coğrafyaya adım atma cesareti göstermektir. Fakat zihnimiz eski alışkanlıkların ipine sarılarak bizi geriye çekmek ister. Zihnin bu tutucu direnci ile ruhun ileriye doğru çekim gücü birleştiğinde, birey kendi içinde derin bir fay hattı oluşturur ve bu fay hattı hayatın her alanında sarsıntılara yol açar.

Bu dar geliş hali ve sarsıntı, hayatımızın her alanında kendini hissettirir. En çok da ilişkilerimizde… Eski sen, başkalarını memnun etmek için kendi sınırlarını feda eden, çatışmadan kaçmak için susan, sevilmek uğruna her yükü omuzlayan biri olabilir. Oysa yeni hayatında kendini tanımış, değerini kavramış ve “hayır” demenin bir özsaygı meselesi olduğunu öğrenmişsindir. İşte tam bu noktada sürtünme başlar. Çevrendekiler senin bu yeni halinden rahatsız olurlar; çünkü onlar seni eski kurallarınla, sınırlandırılabildiğin o eski “sen” ile sevmeye alışmışlardır. Sen genişledikçe, eski ilişkilerin dar kalıpları çatlamaya başlar. Bir zamanlar saatlerce sürdürülen sohbetler anlamını yitirir, eski dostlukların yükü ağır gelmeye başlar. Bu bir vefasızlık değil, bir frekans değişimidir.

Sosyal çevremizde yaşanan bu kopuşlar, sadece insanlarla olan bağlarımızla sınırlı kalmaz; mekanlarla, şehirlerle ve çalışma hayatımızla olan ilişkimize de yansır. Eski benliğimizin benimsediği bir meslek, içinde bulunduğumuz bir çalışma ortamı ya da yıllardır yaşadığımız bir mahalle bir anda yabancılaşabilir. Dün bize huzur veren bir sokak, bugün üzerimize çöken bir duvar haline gelebilir. Çünkü mekânlar da tıpkı ilişkiler gibi eski enerjimizi ve eski kimliğimizi temsil eder. Eski sen o işte çalışırken yetinmeyi biliyordu, o sokakta yürürken kaygılarını saklayabiliyordu. Ancak yeni sen, daha fazla anlam, daha derin bir tatmin ve daha geniş bir özgürlük alanı arar. Eski mekânların sunduğu dar çerçeve, bu arayışa cevap veremez hale gelir.

Aynı uyumsuzluk, kendi içsel dünyamız ve günlük rutinlerimiz için de geçerlidir. Eski sen belki de kaygıyla beslenen, sürekli onay arayan, kendisini başkalarının ölçütleriyle kıyaslayan biriydi. Yeni hayatın ise senden zihinsel bir berraklık, içsel bir dinginlik ve özgünlük talep eder. Fakat zihin, doğası gereği konfor alanına tutunmak ister. Eski düşünce kalıpları, korkular ve otomatik tepkiler zihnin kapısını çalmaya devam eder. Tıpkı küçülen bir ayakkabıyı giymeye çalışmak gibi, eski zihin yapısıyla yeni hayatı yaşamaya çalışmak da sadece can yakar. Büyüdüğünü kabul etmemek, kendine yaptığın en büyük haksızlıktır.

Peki, eski sen neden yeni hayatına sığmaz? Çünkü beden ve ruh aynı hızda yaşlanmaz ve genişlemez. Ruh bir kez genişledi mi, bir daha asla eski boyutlarına geri dönemez. Şairin dediği gibi, “Suyu bardakta tutabilirsin ama nehri yatağına hapsedemezsin.” Yeni bir farkındalık kazandığında, artık eski cehaletin konforuna sığınamazsın. Eski hatalarını aynı hafiflikle tekrarlayamazsın, çünkü artık sonucunu biliyorsundur. Eski değersizlik hislerine katlanamazsın, çünkü artık kendi değerinin farkındasındır. Bir kez uyanan bilinç, yeniden uykuya dalamaz.

İşte bu yüzden, geçmiş ile geleceğin kesişim noktasında durmak insana derin bir belirsizlik ve araf hissi yaşatır. Ne tamamen eski sen olabilirsin ne de tamamen yeni hayatının merkezine yerleşebilmişsindir. Bir ayağın geçmişin güvenli ama dar limanında, diğer ayağın ise geleceğin coşkulu ama fırtınalı denizindedir. Bu araf süreci, insanın kendine karşı en sabırlı olması gereken dönemdir. Zira nehir yatağını bulana kadar sular bulanık akacaktır. İnsan bu aşamada acele edip eski benliğine kaçarsa boğulur, kontrolsüzce ileri atılırsa kayalıklara çarpabilir. Kabuk değiştirmenin zaman alacağını, her doğumun bir sancıyla gerçekleştiğini kabul etmek gerekir.

Bu belirsizlik dönemi, kişinin kendi öz özgürlüğünü inşa ettiği yegâne laboratuvardır. Eski alışkanlıkların sunduğu yapay güvenlik ağları yırtıldığında, insan ilk kez kendi gücüne dayanmayı öğrenir. Yalnızlık artık korkutan bir boşluk değil, benliğin yeniden yapılandığı kutsal bir sessizlik haline gelir. Kendinle baş başa kaldığın bu değerli zaman diliminde, başkalarının beklentilerinden arınmış ham arzularınla tanışırsın. Hayatının direksiyonuna gerçekten kimin geçtiğini sorgular, bugüne kadar taşıdığın yüklerin ne kadarının sana, ne kadarının başkalarına ait olduğunu ayrıştırırsın. Bu farkındalık, yeni benliğinin en sağlam temel taşıdır.

Bu sığamama hali, beraberinde derin bir yalnızlık ve yas sürecini de getirir. İnsan sadece kaybettiklerinin arkasından yas tutmaz; bazen de geride bırakmak zorunda kaldığı “eski kendisinin” arkasından yas tutar. Eski masumiyetin, eski saflığın, belki de eski dünyaya uyan o kaygısız halin geride kalmıştır. Yeni bir benlik doğururken, eski benliğin cenazesini kaldırmak gerekir. Bu yas doğaldır ve yaşanmalıdır. Kendini eski kalıplara zorla sokmaya çalışmak, büyümeyi reddetmektir. Yılanın derisini değiştirmesi gibi, insanın da eski kabuğunu soyup atması can yakıcı ama kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Birçok insan bu uyumsuzluğu hissettiğinde panikler. “Ben nerede yanlış yaptım?” diye sorar kendine. Oysa bu bir yanlışın değil, tam tersine doğru bir gelişim çizgisinin işaretidir. Huzursuzluk, dönüşümün habercisidir. Kozasından çıkmaya çalışan bir kelebeğin yaşadığı sıkıntı neyse, ruhun yeni hayatına sığmaya çalışırken yaşadığı sıkıntı da odur. Büyümek, rahatsız olmaktır. İlerleme, mevcut dengenin bozulmasıyla başlar. Rahatımızın kaçması, hayatın bize sunduğu en büyük davettir: “Artık burada kalma, öteye geç.”

Bu daveti kabul etmek, cesaret ister. Çünkü eski benliği bırakmak, bir bakıma bilinen bir kimliği kaybetmek demektir. İnsanlar yıllarca kendilerini “sabırlı”, “uyumlu”, “sessiz” ya da “mükemmeliyetçi” gibi sıfatlarla tanımlarlar. Bu sıfatlar bir süre sonra kişinin zırhı haline gelir. Ancak o zırh ağırlaşmaya ve hareketi engellemeye başladığında onu çıkarmak gerekir. Zırhı çıkarmak çıplak kalmak gibi hissettirse de, gerçek özgürlük tam olarak bu çıplaklıkta başlar. Yeni hayat, sıfatlardan arınmış, kendi özüyle buluşmuş bir benlik ister.

Dönüşüm tamamlandığında, geriye dönüp baktığında o eski halini şefkatle anarsın ama artık o kıyafetin içine girmeye çalışmazsın. Çatışmalar yerini dingin bir kabullenişe bırakır. İnsanların seni yanlış anlaması ya da eski beklentilerini karşılayamaman seni endişelendirmez; çünkü artık başkalarının onayına dayalı bir varoluş sürdürmüyorsundur. Kendi hikâyenin yazarı olduğunu kabul etmiş, kalemi eline almışsındır. Bu dinginlik, fırtınadan sonra gelen o berrak havanın ve tazelenmiş toprağın kokusu gibidir; ruhun nihayet kendi evine kavuşmuştur.

Yeni hayatına yer açmak istiyorsan, eski sen’e veda etmeyi öğrenmelisin. Onu düşmanlaştırmadan, o günkü aklıyla ve imkânlarıyla seni bugünlere getirdiği için ona teşekkür ederek helalleşmelisin. Eski sen olmasaydı, bugün daha güçlü, daha bilge ve daha farkında olan bu yeni “sen” var olamazdı. O, seni buraya kadar taşıyan bir köprüydü; ancak köprüde yaşamaya devam edemezsin, karşı kıyıya geçmek zorundasın. O, görevini tamamladı ve seni bu kapıya kadar getirdi. Ancak kapıdan içeri sadece yeni halin geçebilir.

Bırak, artık içine sığamadığın o kıyafetler askıda kalsın. Bırak, seni eski sınırlarınla tanıyanlar seni “değiştin” diye eleştirsin. Zaten değişmek için buradayız. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğu bir evrende, sabit kalmaya çalışmak akıntıya karşı kürek çekmektir. Yaşam, durgun bir su değil, coşkun bir akıntıdır. Yeni hayatın; yeni sınırlarını, yeni hayallerini, yeni insanlarını ve en önemlisi yeni benliğini bekliyor. Eski sınırlarına tutunmayı bıraktığında, yeni hayatının ne kadar geniş, nefes alınabilir ve özgür bir alan olduğunu göreceksin.

Hayatına sığmayan o eski parçaları zorla içeri sıkıştırmaya çalışma. Dikişler patlar, ruhun zedelenir. Kalıpları kırmaktan, kabukları çatlatmaktan korkma. Bırak dökülen dökülsün, geride kalan hafiflik senin gerçek yolun olacaktır. Kendi genişliğinden, derinliğinden ve potansiyelinden korkma; çünkü sen büyüdükçe ve alanını sahiplendikçe, hayat da seninle birlikte genişleyecek ve sana hak ettiğin o muazzam alanı açacaktır.

 

← Tüm haberlere dön