Fethiye'nin dijital haber ekranı
F
FETHİYE HABER TV
GÜNDEM • YAŞAM • SPOR • TURİZM
Beşkaza Siteleri

MENTÖRÜN PENCERESİ – Hakan BİROL

MENTÖRÜN PENCERESİ – Hakan BİROL
MENTÖRÜN PENCERESİ – Hakan BİROL

RUHUN YORULDUĞUNDA NEREYE SIĞINIYORSUN?

Dünyanın gürültüsü hiç bitmiyor. Her sabah alarmın keskin sesiyle başlayan, e-postaların hiç kesilmeyen bildirimleriyle hızlanan ve takvimlerin dar aralıklarına sıkıştırılmış bir hayatın ortasından geçiyoruz. Şehirlerin beton ormanlarında, egzoz dumanı ile aceleci adımların arasında her gün bir yerlere yetişme telaşındayız. Bir yerlere geç kalıyoruz duygusu, sanki doğduğumuz andan itibaren zihnimize kazınmış bir amansız kırbaç gibi arkamızdan kovalıyor bizi. Ama asıl yorgunluk bedenimizden ziyade asıl yorgunluk görünmeyen yerlerimizde, ruhumuzun girintili çıkıntılı kıvrımlarında birikiyor. Dizlerimizdeki derman tükenmeden çok önce, içimizdeki o sessiz ve tenha odanın ışıkları kararmaya başlıyor. Beden bir şekilde dinleniyor; sekiz saatlik bir uyku, sıcak bir çay ya da hafta sonu uzatılan birkaç saat bacakların sızısını alıyor. Peki ya ruh? Ruhun yorulduğunda, o derin ve tarif edemediğin kırgınlık göğsünün tam ortasına ağır bir taş gibi oturduğunda nereye sığınıyorsun?

İnsanın ruhu yorulduğunda kaçacak tek bir mekân ya da tek bir coğrafya aramaz; aslında gün içinde dağılan, parçalanan ve başkalarının beklentileri arasında kaybolan kendi öz parçalarını bulacağı korunaklı bir sığınak arar. Modern çağ bizlere sürekli dışarıyı işaret ediyor: Daha çok tüketmeyi, daha çok gezmeyi, daha çok insanla iletişim kurmayı, içimizdeki o devasa gürültüyü başka bir gürültüyle bastırmayı telkin ediyor. Bir sorun mu var? Alışveriş yap, bir yerlere git, müzik aç, kalabalıklara karış diyor. Oysa ruhun yorgunluğu gürültüyle, hıfzedilmemiş telaşlarla asla iyileşmez. Ruh, ansızın patlak veren bir fırtınanın ortasında kalmış gibidir ve aradığı tek şey fırtınanın dinmesini bekleyecek, rüzgârın uğultusundan uzak kalabileceği sakin bir limandır.

Kimi insan için bu liman, insan elinin değmediği doğanın tam kalbidir. Şehrin insanı içten içe kemiren suniliğinden, yapay ışıklarından ve kornalarından kaçıp toprağa basmaktır sığınak. Bir ormanın içine doğru tek başına yürürken ağaçların arasından süzülen rüzgârın sesini dinlemektir. Ağaçlar yargılamaz; yapraklar insanı başarılarına, unvanlarına ya da banka hesaplarına göre sorgulamaz. Bir çam ağacının gövdesine sırtını dayadığında ya da dalgaların kıyıya vuruşundaki o değişmez, kadim ritme kulak verdiğinde, evrenin senin hırslarından, kırgınlıklarından ve günlük dertlerinden çok daha büyük olduğunu hatırla. Kendi küçüklüğünü ve geçiciliğini kabul etmek, o omuzundaki ağır yükü yere bırakmanın ilk adımıdır. Deniz ufku, insanın kendi içine açılan kapısını aralar. Maviliğe bakarken aslında kendi içindeki derinliğe bakarsın ve suyun her şeyi temizleyen, yıkayan gücünden biraz da kendi kırılmış ruhuna pay çıkarırsın.

Bazen de doğanın sessizliği yerine geçmişin izlerini arar insan. Çocukluğun geçtiği o eski mahalleye gitmek, anneannenin evindeki köhne bir koltuğa oturmak ya da tozlu raflardan çıkan eski bir fotoğraf albümünün sayfalarını karıştırmak sığınak olur. Çocukluk, henüz ruhumuzun dünya ile yaralanmadığı, masumiyetin ve katıksız neşenin hüküm sürdüğü bir cennettir. İnsan yorulduğunda, o cennetin kokusunu arar. Soba üzerinde kaynayan çaydanlığın sesi, mahalledeki çocukların samimi bağrışmaları ya da sadece annenin sana bakarken gözlerinde beliren o koşulsuz sevgi… Bütün bunlar, kırılan ruha serpilen şifalı birer sudur. O zaman anlarsın ki sığınak bazen bir yer değil, zamanın akışında geride bıraktığımız ama kalbimizde hiç sönmeyen bir anının sıcaklığıdır.

Kimi insan içinse sığınak, sözcüklerin arkasına gizlenmiş gizemli dünyalardır. Bir kitabın sayfaları arasında kaybolmak, başkalarının acılarına, sevinçlerine ve yalnızlıklarına ortak olmak insana kendi yalnızlığını unutturur. Bir kütüphanenin tozlu ve vakur kokusu ya da bir sahafın sessizliği, dışarıdaki keşmekeşe çekilmiş en güçlü settir. Yazarın yüzyıllar önce kurduğu tek bir cümlede kendi hislerini bulduğunda, “Demek ki dünyada sadece ben böyle hissetmiyorum, ben yalnız değilim” dersin. Anlaşılmış olmak, varlığının onaylanması ruhun en içten şifasıdır. Ya da eline bir kalem alıp içindeki karmaşayı, tanımlayamadığın duyguları kâğıda dökmektir sığınmak. Kâğıt, dünyanın aksine, her şeyi olduğu gibi kabul eder. Öfkeni, kırgınlığını, mantıksız görünen korkularını kâğıda yazarken ruhun üzerindeki o ağır kabuk çatlamaya, içindeki yük yavaş yavaş hafiflemeye başlar.

Müzik de ruhun en derin sığınaklarından biridir şüphesiz. Kelimelerin tıkandığı, hislerin dille ifade edilemediği anlarda bir melodi başlar ve ruhun tam ortasından geçer. Bir kemanın hüzünlü sesi ya da bir piyanonun dingin tuşları, içimizdeki o ağlayamayan çocuğun gözyaşları olur. Müzik, ruhun dilini konuşan tek sanattır. Bir şarkıya sığındığında, dünyayla arandaki tüm bağları koparır, melodinin seni götürdüğü o zamansız coğrafyada dinlenirsin. Nota aralıklarında kendi iç dünyanı yeniden inşa eder, ritmin şefkatli kollarında yorgunluğunu unutursun.

Ancak en zor ama en hakiki sığınak, insanın kendi iç sessizliğidir. Kendinden, kendi düşüncelerinden kaçmak yerine kendi içine doğru cesaretle yürüyebilmektir. Modern dünyada en çok korktuğumuz şey yalnız kalmaktır; çünkü yalnız kaldığımızda içimizdeki o yıllardır bastırılmış, üstü örtülmüş sesler konuşmaya başlar. Oysa ruhun yorgunluğu, tam da o sesleri dinlemediğimiz, onları bastırmak için sürekli bir şeylerle meşgul olduğumuz için artar. Kendi iç sığınağına çekilmek; telefonun ekranını kapatmak, ışıkları söndürmek ve sadece durmaktır. Hiçbir şey yapmamak, hiçbir yere yetişmemek, kimseden bir şey beklememek ve kimseden onay aramamak… Sadece nefes alıp verdiğini hissetmek. Kendi varlığıyla barışmak ve “Şu an buradayım, yorgunum, kırgınım ama güvendeyim” diyebilmektir.

Sessizlik, ilk başlarda ürkütücü bir karanlık gibi görünse de zamanla ruhun en büyük şifahanelerinden birine dönüşür. Zihnin sürekli ürettiği binlerce düşünce, geçmişin pişmanlıkları ve geleceğin kaygıları ancak sessizliğin içinde durulur. Tıpkı bulanık bir suyun kendi haline bırakıldığında tortularının dibe çökmesi ve suyun berraklaşması gibi, insan ruhu da sessizlikte berraklaşır. İçindeki karmaşa çökelir, neyin gerçekten önemli neyin ise sadece geçici bir gürültü olduğunu sessizlikte anlarsın. Sığınak, bazen hiçbir şeyin söylenmediği, hiçbir sesin üretilmediği o mübarek durgunluktur.

Bazen de bir sığınak bir yer, bir müzik ya da bir nesne değil, bir başka insandır. Ruhun yorulduğunda yanına gittiğinde hiçbir maske takmak zorunda kalmadığın o tek kişi… Seni olduğun gibi, hatalarınla, eksiklerinle, tüm yorgunluğunla ve mükemmel olmayan halinle kabul eden bir dost, bir eş ya da bir anne… Onun yanında güçlü durmak, başarılı olmak ya da mantıklı görünmek zorunda değilsindir; ağlayabilirsin, susabilirsin ya da saçma sapan bir şeyden bahsedebilirsin. Şefkatle bakan bir çift göz, ruhun bu dünyadaki en korunaklı sığınağıdır. O gözlerde kendi değerini yeniden görürsün ve dünyanın sana yüklediği ağır rolleri kapının dışında bırakırsın. Bir insanın varlığı, bazen koca bir şehrin gürültüsünü susturmaya yeter.

İnanç ve dua da insanlık tarihi boyunca ruhun en kadim ve sarsılmaz sığınağı olmuştur. Kendinden daha büyük bir güce teslim olmak, kontrol edemediğin hayatın yükünü ve belirsizliklerini O’na bırakmak, ruha tarif edilemez bir hafiflik verir. Ellerini semaya açtığında ya da bir mabet kapısından içeri adım attığında, dünyevi dertlerin ne kadar küçük olduğunu hissedersin. Dua etmek, insanın acziyetini kabul ederek sonsuz bir rahmete sığınmasıdır. Ruh, o ilahi bağ sayesinde yalnız olmadığını, bu evrende başıboş bırakılmadığını anlar ve aradığı o derin huzuru bulur.

Ayrıca sanatın herhangi bir dalıyla hemhal olmak, yaratım sürecinin içine çekilmek de ruh için harika bir kaçış noktasıdır. Bazen bir tuvalin karşısına geçip renkleri rastgele karıştırmak, bazen toprağa sekil vermek ya da mutfakta özenle bir yemek pişirmek… Zihnin mekanik işleyişinden çıkıp yaratıcı eyleme odaklanması, ruhun üzerindeki baskıyı kırar. Üretmek, ruhun kendi varlığını yeniden kanıtlama biçimidir. Bir şeyler ortaya koydukça içinizdeki yıkıntılardan yeni bir mimari inşa edersiniz. Yaratım anı, zamanın ve mekânın ortadan kalktığı harikulade bir sığınaktır.

Ruhun yorulması bir yenilgi ya da bir zayıflık olarak algılanmamalı. Sadece durup dinlenmen, kendi içine dönmen gerektiğini haber veren nazik ve bilge bir uyarıdır. Doğadaki hiçbir şey sürekli bir büyüme ve hareket halinde olamaz. Bir ağaç bile kışın yapraklarını döker, karlar altında kabuğuna çekilir ve sessizce ilkbaharı bekler. İnsan ruhu da doğanın bu mevsimsel ritmine tabidir; sürekli çiçek açamaz, sürekli güçlü olamaz. Bazen kışı yaşamalı, yapraklarını dökmeli, dış dünyadan çekilmeli ve kendi sığınağında köklerine dönerek güç toplamalıdır.

Peki senin sığınağın neresi? Gökyüzüne baktığın o sessiz pencere kenarı mı, bir fincan sıcak kahvenin buğusu mu, yağan yağmurun cama vuran damlaları mı, yoksa bir dostun sıcacık tebessümü mü? Ruhun tekrar yorulduğunda, dünyanın seni tüketmesine izin vermeden oraya kaçmaktan, kendinle kalmaktan ve içindeki o sakin limana çekilmekten sakın korkma. Çünkü iyileşmek, ancak kendin olabildiğin ve sığınabildiğin o yerde başlar. Sığınağını koru, çünkü o senin bu dünyadaki en kıymetli hazinendir.

← Tüm haberlere dön